eng

Bir Mardin masalı… << Geri Dön

Sanırım aylardan mayıstı Mardin’e gitmeye on saniye içinde karar verip biletimi aldığımda. O kadar uzun zaman varken önümde unuttum ister istemez; nereye gideceğimi, ne zaman gideceğimi ve belki de her şeyden önemlisi neden gideceğimi…
İstanbul’da doğup büyümüş, tatil deyince aklına ya Ege ya da başka bir ülkede kaybolmak gelen biri olarak sahi ne yapıyordum ben? Gitmeleri hep batıya doğru olmuş biri olarak ilk kez zıt bir yöne gidiyordum. Yazdı, sıcaktı ve ortalık fazlasıyla karışıktı… 
 
 
Hatırlıyorum da gitmeme bir hafta kala günde en az beş kez ‘Gitmesem mi acaba?’ dedim kendi kendime. En az bi’ 15 kez kadar da çevremdekilere. Korkuyordum çünkü Suriye’ye müdahale gündemimizdeydi. Binlerce kilometre ötede, İstanbul’da bile tedirginlik hakimken ne işim vardı sınırda? Varmış demek bir işim, gitmem gerekmiş, her şeyi daha net görebilmek ve belki de tam anlamıyla ‘Kendime gelebilmek’ için.
Tatilimin ilk bir haftasını deniz, kum, güneş üçgeni içinde geçirdim. Ancak öyle pek de güllük gülistanlık olmadı hiçbir şey. Tatilde belki de en okunmaması gereken bir kitap vardı elimde ‘Düğümlere Üfleyen Kadınlar’. Romantik, bol aşklı belki eğlenceli onlarca kitap varken Kuzey Afrika yol hikayesini seçmem pek yerinde olmuştu; içim sıkıldı da sıkıldı. Ama bir yandan da kitaptan kopup gidip kendime bi’ moda dergisi falan alamadım. Bambaşka bir dünyayla tanışmıştım, tanıdığım hiçbirine benzemeyen ve beni içine çeken bir dünyayla.
Kitap hakkında daha fazla bir şey söylemeden kendi hikayeme dönüyorum. Son sayfayı çevirdiğim günün ertesi günü Mardin’e gittim. Aklımda bin bir soru, endişe ve kaygıyla.
Zorlu bir uçuştan sonra (Neden o kadar sarsıntılıydı bilmiyorum ama yüreğim ağzımda geçti bütün yolculuk) hayatımda gördüğüm en küçük havaalanına indik. Havaalanı – şehir merkezi arasındaki kısacık yolda (15 – 20 dakika olmalı) küçük bir çocuk gibi dikkatle izledim etrafımı. Sanki başka bir ülkedeydim. İki gün önce kapağını kapattığım o kitabın sayfaları arasında kayboluyor gibi…
İlk gün Mardin’in çarşısında dolaşıp, enfes bir kebap tadıp, Menengiç ile tanışıp, mis gibi sabunları koklayıp, telkari nedir öğrenip, sürmeyi biliyormuşum gibi değişik çeşitlerde sürmeler alıp, adına ister eşarp ister fular deyin nasıl bağlandığını öğrenip, hayran hayran etrafa bakınmakla geçti.
 
Ben denedim 1: Her zaman ‘Turist değil gezgin olmak istiyorum ben’ diyen biri olarak otel konusunda fazla titizlenmemem gerekiyor biliyorum. Ancak ‘Alt tarafı iki gün kalacağız’ anlayışı ne yazık ki geçerli değil bende. Tatilimin güzel geçmesindeki en büyük etken kaldığım yeri sevmem. Mardin’de geçirdiğim üç günü güzelleştiren şeylerden biri de otelimizdi. Yolunuz bir gün Mardin’e düşerse diye bu da linki tık
Akşam yemeğine gelince, Cercis Murat Konağı, Mardin’e kadar gitmişken kesinlikle uğramanız, hatta sadece uğramakla kalmayıp saatlerinizi geçirmeniz gereken bir yer. Gecesi de ayrı bir güzel. Mardin ve Suriye’nin köylerine bakarak, bambaşka tatları deneyebilirsiniz. Yemek söz konusu olduğunda hiç yeniliğe açık biri olmayan biri olarak beni bile kendine hayran bıraktı. İstanbul’da da bir şubeleri varmış en yakın zamanda gitmeyi düşünüyorum. Ben denedim 2: Cercis Murat Konağı’nın internet sayfası için tık
 
Hazır konu buraya gelmişken kronolojik sırayı bir kenara bırakıp Cercis Murat Konağı’nda geçirdiğimiz ikinci geceye geliyorum; kına gecesi vardı. O bir hafta önce gitmesem mi diye düşünen ben ilk gün çarşıdan aldığım eşarbı belime bağlayıp oynuyordum. İşte o zaman anladım burayı nasıl da benimsediğimi.
Mardin’in farklı bir havası var; yıllarca görmesen hatta hiç görmemiş olsan da kan bağın olan bir akraba gibi hemen sen onu o seni benimsiyorsun. İnsanları inanılmaz sıcak ve iyi. İstanbul’da hiç görmediğimiz, görenlerimiz varsa bile çoktan unuttuğumuz o sıcaklık var orada. Dünyada hala böyle yerlerin olduğunu bilmek mutluluk veriyor.
 
Büyülü bir şehir gibi, bir masal şehri gibi Mardin. Ama o bildiğimiz prensesli Avrupa masallarından değil. Daha gizemli, daha büyülü, daha başka. Mardin’in o sanki denize bakarmış gibi dizilmiş ovaya bakan balkonlarından birine oturup hele bir de kulağınıza uzaklardan bir yerden dilini anlamadığınız bir müzik geliyorsa değişik bir huzur kaplıyor içinizi. Bir yıldızlara bakıyorsunuz bir karşıdaki köylerin ışıklarına. İşte o zaman ne kadar küçük olduğunu anlıyor insan. Bir çöl kumu kadar ufacık.
İkinci güne gelince ilk durağımız Kasımiye Medresesi oldu. Medresenin girişinde küçücük çocuklar karşılıyor sizi. Gözleri parlayan, en küçükleri dört en büyükleri en fazla yedi sekiz yaşlarında olan çocuklar. Yaptıkları boncuk bileklikleri satıyorlar. Hepsi birbirinden güzel, hepsinin nasıl zeki oldukları gözlerinden belli. Onları gördükçe insan üzülüyor çevremizde gördüğümüz iPad çocuklarına. Ya da hangi tarafa üzüleceğini bilemiyor insan. Ben denedim 3: Bu bileklikler arkadaşlarınız için çok güzel bir Mardin hediyesi olabilir ama çocukları gücendirmek istemiyorsanız hepsini birinden değil, her birinden birer tane alın.
 
Sonraki durağımız Deyrulzafaran Manastırı. Mardin’e kadar gelip kesinlikle görmeden dönmemeniz gereken bir yer. Milattan önce 4 bin yılından bugüne ayakta kalmış bir yapı Deyrulzafaran. Kısa bir bilgi vermek gerekirse…
“Deyrulzafaran Manastırı, Süryani Ortodoks cemaatinin ilk yurdu sayılan Turabdin bölgesinde, Mardin kentinin doğusunda yer almaktadır. Deyrulzafaran Manastırı,  M.Ö. 4000 yılından bugüne ayakta kalmış olmasına rağmen Mezopotamya’daki manastırların arasında en sağlam yapıya sahip olan binadır ve Hıristiyanlığı topluca kabul eden ilk halk olan Süryaniler’in ibadet mekanlarının çoğunluğunun bulunduğu topraklar üzerinde öncelikli bir öneme sahiptir. Halen Süryani Kilisesi’nin önemli dini merkezlerinden biridir. Hala etkin şekilde ziyaret ve ibadet mekanı olarak hizmet vermektedir.”
Kaynak ve Deyrulzafaran Manastırı’nın internet sitesi için tıkDeyrulzafaran Manastırı’nı manastırda dil eğitimi gören (Manastırda din eğitimi değil sadece Süryanice dil eğitimi veriliyormuş) rehberimiz eşliğinde gezdik. Dört kısımdan oluşan manastırın beni en çok etkileyen yeri Güneş Tapınağı oldu. Milattan önce, güneşe tapıldığı dönemde kullanılan bu tapınağın çok farklı bir atmosferi var. İlkokuldayken Ayasofya’ya gittiğimde ikinci kattaki kenarlıklara dokunup ‘Buraya Fatih de dokunmuştu’ diyen biri olarak Güneş Tapınağı’nda ne hissettiğimi tahmin etmek pek de zor değil.Ben denedim 4: Süryani nazar boncuğu bugünlerde en sevdiğim aksesuarım. Almadan dönmeyin derim.
 
Deyrulzafaran Manastırı’ndan sonraki durağımız ise Mardin’in beni en çok etkiyen yerlerinden biri oldu: Dara Köyü. Kısa bir süreliğine durup bir kahve içtiğimiz bu köyde tanıştığım küçük çocuklar için duygularımı ne yazık ki anlatamıyorum. Üzülmek değil de… En çok onları anlayamadığım için üzüldüm. Aynı dili konuşmuyorduk çünkü. Sadece adlarını söyleyebildiler. Bilmiyorum, dünyanın en güzel çocukları olabilirler. Şansız demek istemiyorum ama… Gelecekleri için korkuyorum diyebilirim. Kırmızı yanaklı, yüzünden sağlık fışkıran, gözlerinden ne kadar zeki oldukları belli olan çocuklar. İnsan ‘Keşke iyi bir eğitim alabilseler’ demeden geçemiyor. Bazen insan gördükleri karşısında ne kadar şanslı olduğunu düşünüyor da şanslı olduğuna sevinemiyor. İşte böyle bir şeydi tam olarak hissettiğim.
 
 
Adı Leyla. Benim saydığım dört kardeşler. Şimdilik.
Suriye sınırındaki Dara Köyü’nde yaşıyorlar.
Pek anlamadık birbirimizi zira aynı dili konuşmuyoruz…
İkinci günümüze devam ediyorum; yeni durağımız Hasankeyf. Böyle bir güzellik sular altında bırakılır mı göz göre göre. Duruma bakılırsa sanırım cevap ‘Evet’. Ne yazık ki uzun uzun kalamadık Hasankeyf’te ama gördüğüm kadarına bile hayran kaldım. Hazır hala yerindeyken gidip görmeli Hasankeyf’i. Tarihi 10 bin yıl öncesine kadar uzanan Hasankeyf, 2 binli yıllara direniyor.
 
Bir güne nasıl bu kadar yer sığıyor demeyin, isteyince oluyor. Son durağımız Midyat…Midyat, Mardin’in merkeziyle karşılaştırdığımızda çok daha şehirleşmiş bir yer. Telkaricileri, Süryani şarapçıları, çarşısı pek bi’ güzel. Konaklarıysa dillere destan. İnsan bu kadar güzel bir yerde (Ev diyemiyorum tabii haksızlık olur diye) nasıl yaşamaya kıyıyor bilmiyorum.Mardin’in merkezindeki o her yeri sepya gördüğünüz filtre kalıyor Midyat’ta gözünüzün önünden. Daha bir renkli daha bir canlı sanki. Ben denedim 5: Telkarinin merkezi Midyat. Çok güzel modeller bulabilirsiniz. Gümüş sevmememe rağmen ‘Buraya kadar gelmişken telkarisiz olmaz’ diyenlerdenim pek tabii.Midyat’ta girdiğimiz birkaç telkari dükkanında ‘Nereden geliyorsunuz?’ sorusuna ‘İstanbul’ dediğimizde, gururla ‘Ben de kızımı İstanbul’a okumaya gönderdim.’ diyen amcalarla tanışmak beni çok mutlu etti. İyi ki varlar.Bol koşturmalı ikinci gün yine Cercis Murat Konağı’nda yenen yemekle son buldu ve son gün ‘Yaa dönmesek mi?’ sözleriyle başladı.
Son gün önce Mardin Müzesi‘ne gittik. Müzede yüzlerce yıllık eserleri görmek güzeldi de benim aklım Arkeopark‘ta kaldı. Mardin Müzesi’nin içinde bir Arkeopark var, bu parkta müzeye gelen çocuklara çok özel bir arkeoloji eğitimi veriliyor; önce toprağa bir şeyler gömülüyor, sonra çocuklar ellerinde kazı aletleriyle adeta bir tarihi eser keşfediyormuşçasına ellerinde fırçalarla bulup temizliyorlar bu nesneleri. Buldukları şeyleri müze için hazırlar gibi numaralandıran çocuklar bunların kayıtlarından sergilenmesine kadar her aşamayı deneyerek öğreniyor. Tabii Arkeopark bununla kalmayan birçok etkinlik düzenliyor; eğitmenler çocuklarla dans ediyor, şarkı söylüyor, resmim yapıyor ve tarihle ilgili birçok şey öğreniyorlar. Düşünün eski çağlar nasıl para basıldığını bile deneyimleyerek öğreniyorlar.
 
Arkeopark’ta tanıştığımız eğitmenin gözlerindeki ışık her şeyi özetliyor. O sadece filmlerde kaldı sandığımız kendini çocukların eğitimine adayan insanlar hala yaşıyormuş. Arkeopark’ı görünce ‘Keşke öğrenciyken yaz tatillerimi böyle bir yerde çocuklarla geçirseydim’ demeden edemedim. Ama insan o zaman bunları düşünemiyor, düşünebildiğindeyse vakti olmuyor.
 
Ben denedim 6: Mardin Müzesi’ne gidip Arkeopark’a uğramadan dönmeyin. Kim bilir belki uğramışken siz de kendinize bir para basarsınız. Ben Musul paramı hep yanımda taşıyorum.
 
Mardin Müzesi için tık
 
Çarşıdaki son tur, koşturma içinde alınan kahveler ve sabunlar sonrasında ne yazık ki kendimizi havaalanına attık. Bu üç gün bana çok şey öğretti. Gitmeye bile korktuğun bir şehre aşık olabileceğini, uzak diye bir şey olmadığını, herkesin aynı 2013′te yaşamadığını, şans ve şanssızlığın kişiye göre değiştiğini, tatil deyince akla ilk batının gelmemesi gerektiğini, huzuru çok uzaklarda olduğunu düşündüğün bir şehrin ışıklarına bakarak bulabileceğini ve bazen sınırlarda dolaşmanın aslında en iyisi olduğunu.
 
 
Şimdi tek bildiğim Mardin’e en yakın zamanda tekrar gitmek istediğim…Ama önce… Kısa kısa Mardin’e gidip;*Geleneksel tatları denemeden,*Onlarca kahve çeşidinden en az birkaçını denemeden (Özellikle menengiçi),*Mis kokulu doğal sabunlardan, Süryani nazar boncuğu, telkari ve çiçekli eşarplardan almadan,*Kasımiye Medresesi, Deyrulzafaran Manastırı, Dara Köyü, Hasankeyf ve Midyat’a uğramadan,
*Mardin Müzesini gezmeden,
 
*Elinize yüzünüze bulaştırma pahasına da olsa sürme çekmeyi denemeden,
 
*Artuk Bey’e gidip kahve, kuru yemiş ve baharatlar arasında kaybolmadan (Artuk Bey internet sayfası için tık) dönmeyin.
 
Ve en önemlisi asla dünyanın yaşadığınız şehirden ibaret olmadığını aklınızdan çıkarmayın.